Genel grev çağrıları ve imkanları
Genel grevin kuvveden fiile ne zaman geçeceğinin belirleyeni olur olmaz yapılacak çağrılar değil işçi sınıfı içinde bu temelde günlük olarak yürütülecek örgütlenme faaliyetinin düzeyi olacaktır.

Fotoğraf: Andaç Aydın Arıduru/Evrensel
Seyfi Selçuk
Gerek dünyada süren emperyalistler arası hegemonya mücadelesinin giderek daha da sertleşmesi ve buna bağlı olarak ticaret savaşlarının yaygınlaşmasıyla yeni çelişki ve çatışma alanlarının oluşması; gerek ise bağımlı kapitalist bir ülke olarak ülkemizde yaşanan ekonomik ve siyasal gelişmelerin emek, sermaye ve Saray rejimiyle geniş halk kitleleri arasındaki çelişkileri daha da derinleştirmesi, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi kitleler arasında baskı ve yasaklamalara rağmen hak arama mücadelesini her koşulda sürdürme tutumunun yaygınlaşması gibi bir dizi faktör çoktandır yeni bir siyasal sürece girildiğinin göstergeleridir.
Gericiliğin tırmandırılması, faşizan uygulamalar
Girilen yeni sürecin politik plandaki ilk yansımaları kitle desteği her gün daha fazla eriyen tek adam iktidarının yönetmekte zorlanması biçiminde dışa vurmuştur. Saray iktidarı kitleler nezdinde rıza üretemez hale düştüğü bu ortamda ele geçirmiş bulunduğu devlet aygıtının yargı, yürütme (kolluk) ve yasama gücünü muhalefet üzerinde bir sopa gibi kullanarak ülkeyi zorbalıkla yönetmeye, iktidarını bu yolla sürdürmeye yönelmiştir.
Evvelemirde faşist bir rejim kurmaya çalışan Saray iktidarı ve Cumhur İttifakı bu süreci faşist tahkimatı büyütmenin ve faşizmi kurumsallaştırmanın bir aracına/zeminine dönüştürmüş bulunmaktadır.
Bu bağlamda;
Kayyım siyaseti bir kere daha devreye sokulmuş halkın oylarıyla seçilen belediye başkanları tutuklanmış yerlerine kayyım atanmıştır. Metal sektörü başta olmak üzere işçi grevleri yasaklanmış, Antep’te olduğu gibi toplantı ve eylem yasakları getirilmiş sendikacılar (Mehmet Türkmen) hapse tıkılmıştır. Sosyal medya başta olmak üzere farklı mecralarda iktidara yapılan en küçük bir eleştiri gelinen yerde artık soruşturma, tutuklama nedeni olmaktadır. Öyle ki, insanların her sabah yeni bir soruşturma ve tutuklama haberleriyle güne göz açıyor olmaları durumunun kitleler nezdinde vaka-ı adiyeden sayılır hale gelmesi için yandaş basın ve troller aracılığıyla devasa bir propaganda yürütülmektedir.
19 Mart
Erdoğan, en büyük siyasi rakibi olarak gördüğü İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu siyasetten tasfiye etmek üzere 19 Mart hamlesini de bu tahkimatın bir gereği olarak planlayıp hayata geçirmiştir. Fakat bu hamlesi Erdoğan’ı beklemediği ölçüde bir halk -kitleleri- tepkisiyle yüz yüze getirmiştir.
“Mehmet Şimşek programı”yla boğazı her gün daha fazla sıkılan, saray rejimi tarafından iradesi hiçe sayılan, geleceği karartılan ve sabır ve tahammül sınırlarının sonuna çoktan gelmiş olan işçi sınıfı, emekçi halk kitleleri ve gençlik için Saray’ın 19 Mart hamlesi biriken öfkeyi patlatmıştır. Halk yığınları neredeyse ülkenin bütün kentlerinde “hak, hukuk, adalet” talebiyle sokakları doldurmuş; Erdoğan’ın istifasını isterken ekonomik, demokratik, siyasal hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılmasını ve yargıda adalet istemiştir.
Yeni dönem, gençlik boykotu ve genel grev çağrıları
Gerçekte Erdoğan’ın yaptığı şey cini hapsolduğu şişeden çıkarmak olmuştur. Bunun anlamı toplumsal siyasal yaşamda hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağıdır. Yeni bir döneme girilmiş olmanın toplumsal siyasal yaşamdaki sonuçlarından biri de yeni örgütlenme, mücadele, eylem ve ittifak biçimlerini gündeme getirmesidir. Hiç şüphesiz bu her sınıf ve bunların sosyal ve siyasal temelli örgütlenmelerinin kendi özgünlüğü ve özgüllüğü çerçevesinde çerçevelenecektir.
Toplumsal sınıf ve kesimlerin bütününü kapsayan 19 Mart halk hareketinde gençlik işaret fişeğini oluşturdu. Amiyane tabirle ilk taşı o attı. Üniversite gençliğinin boykot, yürüyüş ve mitinglerde “işçi gençlik el ele, genel greve” sloganını atmaları genel grev tartışmaları ve çağrılarının güçlü biçimde gündeme gelmesine neden oldu.
Genel grev, genel direniş çağrıları ve talebinin uzun bir süre gündemde kalacağı öngörülebilir bir durumdur. Bu yüzden öncelikle gençlik hareketi boykot ve buradan neşet eden genel grev kavramları etrafında yürütülen tartışmalar ve çağrılar üzerinde durmakta yarar vardır. Boykot mu? Genel grev mi? dendiğinde ilk belirtilmesi gereken bunların farklı kategoriden eylem ve mücadele biçimleri oldukları ve asla karşı karşıya konumlandırılmamaları gerçeğidir. İkinci olarak sınıf mücadelesinde hiçbir mücadele biçimi peşinen reddedilemeyeceği gibi her koşulda öne sürülüp savunulamaz da.
Bu yüzden sivil toplumcu anlayışla yürütülen “Üretimden gelen güç mü daha etkilidir, tüketimden gelen güç mü?” gibi absürt tartışmalara girmeden asıl olarak gösteri ve eylemlerde sıkça dile getirilen genel grev çağrıları ve bunun gerçekleşme imkanları üzerinde durmak gerekir.
Eylemlerin başlatıcısı olarak üniversite gençliği bu süreçte iki türden boykot ilan etmiş ve hayata geçirmiştir. İlki öğrenci olarak akademik, üniversiter taleplerle öğrenim (ders) boykotu; ikincisi tüketici olarak tüketim boykotu.
Bir toplumsal kesim olarak gençlik (öğrenci) görüldüğü gibi 19 Mart ve sonrasının verili koşullarında yapabileceği en ileri mücadele biçimleriyle hareket etmiş bunun yanı sıra her eyleminde işçi sınıfına ve sendikalara genel grev yapmaları çağrısında bulunmuştur. Yani işçi sınıfından kendisinde olmayan fakat sınıfta olan üretimden gelen gücünü devreye sokmasını talep etmiştir/etmektedir. Buna karşın işçiler eylemlere tek tek kişiler olarak katılmanın ötesine geçememiş örgütlü bir sınıf olarak hareket edememiştir. Pek ala bu durumdan hareketle gençliğin bu çağrısına ayakları havada yapılmış bir çağrı mı diyeceğiz?
Hiç de değil. Üniversite gençliği işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşulları bakımından içinde bulunduğu durumu bütün çıplaklığıyla görerek ve bu durumu değiştirmek için grev yasaklarını tanımayan metal işçilerinin ve Antep’te tekstil işçilerinin eylemlerine bakarak bir yargıya varmış ve bu çağrıyı yapmıştır. Dahası gençlik Saray rejiminin artan saldırılarının ancak işçi sınıfının öncülüğünde bir genel grev, halkın genel bir direnişi hattına girilerek ancak püskürtülebileceğinin bilincine önemli ölçüde varmış, ya da bunun bilgisini edinmiş bulunmaktadır. Gerçekten de ülkenin içinde bulunduğu toplumsal siyasal koşullar bütün nesnelliğiyle işçi sınıfını bu öncü rolü oynamak üzere harekete geçmeye davet etmektedir. Fakat ne yazık ki, işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyi bakımından içinde bulunduğu öznellik bu durumla paralellik göstermemektedir. Yoksa işçi sınıfının yaşadığı sorunların tek tek fabrika ya da havza direnişleriyle püskürtülemeyecek boyutlara ulaşmış bulunduğu gerçekliği uzun bir süredir bizzat saflarından dillendirilmekte birleşik eylem ve genel grev vurguları yapılmaktadır.
Göz ardı edilmemesi gereken husus şudur: İşçi konfederasyonları ve bağlı sendikalara büyük oranda sendikal bürokrasi hakimdir. Ve bunların çoğu bürokrasi tarafından adeta Saray iktidarının arka bahçesi haline getirilmiş bulunmaktadır. Öte taraftan en kötüsü de giderek daha fazla teşhir olmakla birlikte işçiler nezdinde otorite merkezini hâlâ bu bürokrat yönetimlerin oluşturmalarıdır.
Ne ölçüde var olabilir?
Hal böyleyken “Genel grevin gerçekleşme imkanı ne ölçüde var olabilir?” sorusu anlam kazanmaktadır. Öncelikle geçmiş deneyimler bu konuda bize ne söylemektedir. Geçmişin yanıtı şudur: Mücadeleci işçi önderleri ve sendikacılar inisiyatif alarak işçi hareketini ve sendikal hareketi olabilir her kademede birleştirmeyi ve harekete geçirmeyi ne ölçüde başarabilirse bir genel grevin olma ihtimali de o ölçüde vardır. Çünkü geçmişte böylesi zeminler oluşturularak sendikal bürokrasi geriletilebilmiş genel grevler yapılabilmiştir.
Bu nedenle işçi sınıfına dışarıdan henüz hazır olmadığı örgütlenme ve mücadele biçimleri dayatılmamalıdır. Zira işçi hareketinin kendi diyalektik gelişim süreçleri vardır.
Bu açıdan bakıldığında genel grev çağrılarının işçi sınıfı saflarında eyleme geçirici-eylem sloganı- olma bağlamında bugün için henüz pratikte bir karşılığı yoktur. Ancak genel grevin fikir ve talep-propaganda sloganı- olarak işçiler içinde giderek daha fazla mayalanmakta ve yaygınlaşmakta olduğu da bir gerçekliktir.
Bu yüzdendir ki genel grevin kuvveden fiile ne zaman geçeceğinin belirleyeni olur olmaz yapılacak çağrılar değil işçi sınıfı içinde bu temelde günlük olarak yürütülecek aydınlatma ve örgütlenme faaliyetinin düzeyi olacaktır.
19 Mart operasyonunun ekonomide neden olduğu hasar Saray iktidarının hesaplarını altüst etmiştir. Hasarın etkilerinin 2028’e kadar sürebileceği iktidar mahfillerinde dillendirilmektedir. Bu “Şimşek programı” süreğenleşecek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla düşük ücret dayatmasıyla, reel ücret kayıplarıyla, işçi kıyımlarıyla, enflasyon ve hayat pahalılığıyla, grev yasakları başta olmak üzere baskı ve yasaklarla karakterize uzun bir dönem işçi sınıfını beklemektedir. İşçi sınıfı bu zorlu dönemin üstesinden ancak birliğini sağlayarak, genel grev başta olmak üzere yeni eylem ve mücadele biçimlerine başvurarak, toplumsal muhalefette öncü bir rol üstlenerek gelebilir.
Evrensel'i Takip Et